Seksen Altı Cilt 13 Bölüm 00: Önsöz

 

 

 

 

İnsanlar kayıtsız, küçümseyici ve korkak hale geldiler.

Savaştan dolayı.

Ölümden dolayı.

Ve diğerlerinden dolayı.

 

 

—VLADILENA MİLİZÉ, ANILAR

 

 

 

 

 

 

ÖNSÖZ

YUKARI BAKTIĞIMDA

Çevirmen: Onur

 

 

 

Sanki en sevdiği masaldaki ay ışığından yapılmış bir saray gibiydi. Tertemiz, bembeyaz, göz kamaştırıcı bir kasabaydı. Eskiden yaşadığı büyük şehirden farklı olarak, burası yeni inşa edilmiş bir banliyö kasabasıydı.

Cumhuriyete özgü geniş, düz yollar ve açıkça ayrılmış bloklar, şık binalar ve zarif sokak lambalarıyla çevriliydi.

Ülkenin gelecek nesillerini yetiştirecek yeni vatandaşlara ev sahipliği yapmak üzere genç, yetenekli zanaatkarlar tarafından tasarlanmıştı. Meydanlar, parklar ve tek tip evlerin çevresinde çiçekler açıyordu. Rüya gibi güzel bir kasabaydı.

Bu ülkede uzun süredir yaşayan Alba’lar ve bu ülkeye birkaç nesildir göç etmiş diğer ülkelerden gelen göçmenler, Cumhuriyet’i vatanları olarak görüyorlardı ve şehirleri birbirleriyle ilişkiler kurmuştu. Bu nedenle, bu yeni kasaba, Roa Gracia Birleşik Krallığı’ndan gelen göçmenlerin yanı sıra, Citri’nin ailesi gibi, buraya göre çok daha kısa süredir burada yaşayan göçmen ailelere de ev sahipliği yapıyordu. Burada yaşayan aileler birçok farklı ırka mensuptu.

Citri’nin evinin yanındaki evde, Giadian İmparatorluğu’ndan gelen göçmenlerden oluşan tek saf Alba ailesi yaşıyordu. Evet, onunla aynı yaştaki çocukluk arkadaşı Dustin Jaeger aslında komşusuydu.

Jaeger ailesi imparatorlukta soylulardı, bu yüzden Dustin soylu bir çocuk gibi yetiştirilmişti. Erkek olmasına rağmen olgun ve düzgün davranırdı. Kendine güvenen ama sakin, yumuşak huylu ve nazikti. Küçük çocuklara veya kızlara asla zalimce davranmazdı, mahalledeki saçlarını çeken veya ona böcek atan yaramaz çocuklardan çok farklıydı.

Onlarla karşılaştırıldığında, Dustin bir masal prensiydi. Kız onu seviyordu. Belki de hayranlık duyuyordu.

Bahçeye gidip ona yardım ettiği için teşekkür etmek amaçlı çiçeklerden taç veya yüzük yapardı ve o da her zaman takmayı kabul ederdi. Dustin’in de ona prenses gibi davrandığını bilmek onu mutlu ediyordu.

Her gün okula giderler ve eve döndüklerinde birlikte oynarlardı. Dustin onu eve kadar geçirir, el sallayarak veda eder ve ertesi gün görüşmek için söz verirdi.

Ta ki o gece gelene kadar.

 

 

Birdenbire uyandığında, önceki gün geceyi geçirmeyi kararlaştırdıkları prefabrik kulübede olduğunu fark etti. Adını bilmediği bir köprünün yönetim ofisiydi ve adını bilmediği büyük bir nehrin üzerine inşa edilmişti. Şehir dışında, insanların nadiren geçtiği bir yerdeydiler. Saatler önce çalışanlar evlerine gitmiş, yer terk edilmişti. Geçen gece, kilidi açıp içeri gizlice girmişlerdi.

Sabahın erken saatleriydi ve hafif kar yağmasına rağmen, Federasyon binalarının sağlam mimarisi ve arkadaşlarının sıcaklığı soğuğu uzak tutuyordu. Seksen Altıncı Sektör’ün laboratuvarından beri yakın arkadaşları ve sırdaşlarıydı. Zamanları dolmadan bu yolculuğa çıkmak için bir araya gelmişlerdi.

Yine de çoğu burada değildi. Ya buraya gelememişlerdi ya da Citri’nin grubuna katılmak niyetinde değillerdi. Cumhuriyet vatandaşlarının tahliye noktası özellikle gizli değildi, ama çok da duyurulmamıştı, bu yüzden muhtemelen iyilerdi…

Ayağa kalkıp battaniye olarak kullandığı paltoyu çıkarırken, diğer kızların da uyanmış olduğunu gördü. Kiki ve Karine. Ashiha ve Imeno, Totori, Ran ve Shiohi….

Bir dakika. Birisi eksikti. “Totori nerede?”

 

Uzun, düz kırmızı saçlı Karine hafifçe başını salladı. O hem laboratuvarda hem de bu grupta genel olarak herkesin abla figürüydü.

“Gece yarısı ayrıldı.”

Ölümünün yaklaştığını anlayan bir kedi gibi, yalnız başına ölecek bir yer aramak için uzaklara gitmişti.

Hayır, gibi değil. Aynen öyle olmuştu.

“… Anlıyorum.”

Yine de, en azından…

…kasabanın dışındaki bu ıssız nehir kıyısından ayrılmış, boş yönetim kulübesini geride bırakmıştı. Tek başına ıssız karanlığa doğru yürümüş, sessizce gecenin içinde kaybolmuştu. En azından kimse onun kaderine ortak olmak zorunda kalmamıştı, bu da küçük bir teselliydi.

Bu yüzden buraya toplanmışlardı. Aynı kaderi paylaşmamak için.

Başka birinin eksik olduğunu fark eden Citri, etrafına bakındı, burada olması gereken, kaderlerinin farkında olarak onlara eşlik eden diğer kişiyi aradı.

“Yuuto nerede?”

Arkadaşları, ebeveynini arayan bir civciv gibi görünmesine gülmemek için kendilerini zor tuttular.

“Yiyecek toplamaya çıktı. Sabah pazarı bu saatte açık olur dedi.”

“Kulübenin sorumluları dönmeden önce geri döneceğini söyledi, ama geç kalırsa şuradaki uzun ağacın altında beklememizi ekledi.” dedi Kiki gülümseyerek, dizlerini kucaklamış, kıvrılmış bir şekilde oturuyordu

Küçük bir vücudu ve kısa, yumuşak altın rengi saçları vardı.

“Onu da getirdiğine şaşırdım, Citri. Ya yakalanırsa? Ama burada olduğu için sevindim. Onun sayesinde sıcak, taze yemek yiyebileceğiz.”

Citri ve grubu görünmemeleri gerektiği için Yuuto hem onlara rehberlik etti hem de yol boyunca yiyecek almak için dışarı çıktı. Mümkün olduğunca bir tezgahın önünde durup onlara sıcak yemek alıyordu. Kasabadan uzaklaştıklarında kamp ateşi yakıp çay yapıyordu ya da konserve yiyecekleri ısıtıyordu. Hatta bir keresinde silahını kullanmadan bir sülün avlayıp parçaladı.

Citri’nin balık temizleme konusunda hiç tecrübesi olmadığı için Yuuto’nun yaptığı her şey ona sihir gibi görünüyordu. Onlara servis ettiği sıcak yemekler, kıtanın kuzeyine yakın Federasyon’un kış ikliminde hem bedenlerini hem de kalplerini ısıttı.

O kadar lezzetliydi ki, Citri ilk gece yediğinde gözyaşlarına boğuldu. Dilini yakacak kadar sıcak çorbanın sıcaklığı, karanlığı aydınlatan kamp ateşinin kırmızı ışığıyla birleşince, ona hem hüzünlü hem de değerli geldi….

Bunlar, Federasyon’un kışından ve karından çok daha soğuk bir savaş alanında savaşırken öğrenmek zorunda kaldığı becerilerdi.

Sadece Lejyon’a karşı değil, kara ve karanlığa, ormana, insanlığın soğuk kötülüğüne karşı savaşmaya devam ettiği için, şimdi bile bu dondurucu, karla kaplı dünyada gururlu bir yalnız kurt olarak yaşayabiliyordu.

O, günlerini laboratuvarın karanlığında rahatça geçirmiş, kamp ateşi bile yakamayan geyik yavruları gibi değildi. O, savaşmış ve hayatta kalmış bir adamdı.

Nedense, bu farkındalık onu çok yalnız hissettirdi.

“—Oh, hâlâ hareket etmediniz mi?”

Federasyonun dış mahallelerinde sadece gündüzleri kullanılan bir bina olsa bile sağlam inşa edilmişti ve kapı gıcırdamadan açıldı. Yuuto içeriye baktı.

Aziz Jeder’den ayrılalı günler olmasına rağmen, yakışıklı yüzünde yorgunluk belirtisi yoktu. Yüzü tamamen sakin ve ayık görünüyordu, Citri’nin kendini ne kadar bitkin hissettiğini düşünürsek bu inanılmazdı.

Geldiği yönü işaret etti.

“Yöneticilerin buraya gelmesi biraz zaman alır, ama tedbirli olmak için erken çıkmalıyız. Kasaba dün gece düşündüğümden daha büyük ve gündüzleri insanlar dolaşıyor — Bekle, ne oldu?” Şüpheyle Citri’ye baktı, Citri ise şaşkınlıkla ona baktı.

“Hiçbir şey.” Citri başını salladı.

Parlak gümüş rengi saçlar. Hafif turuncu, alacakaranlık renginde kırmızı gözler. O, karanlık gecede yanan tek ışık kaynağı gibi, saf ve berrak bir ay gibiydi. Citri onun hakkında böyle düşünüyordu.

 

 

Not

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.