İşsizin Reenkarnasyonu Cilt 09 Bölüm 09

Büyü Akademisinde Bir Gün

 

Çevirmen: RaccoonYobo

 

Ranoa Büyü Akademisine girdiğimden bu yana bir yıl geçmişti, artık on altı yaşındaydım. Bu dünyada insanlar beş yılda bir doğum günlerini kutlardı, o yüzden kaşla göz arasında doğum günümü kaçırmıştım. Gerçi her sabah maceracı kartımdaki yaş kısmını inceleyerek gün takibi yapabilirdim ama bu günlerde yanıma aldığım bir eşya olduğu söylenemezdi.

Amaan neyse umurumda değil zaten. Yaş sadece bir sayıdan ibarettir, haksız mıyım?

 

Nanahoshi ile görüştükten sonra günlük rutinim tekrar başlıyordu.

Günüme erken kalkarak başlıyordum, üstümü giyip spor yapmaya gidiyordum. Bu kısım hiç değişmemişti ama değişen bir şey vardı, arada bir Badigadi yanıma gelip beni dövüş sanatlarında eğitiyordu. Benimle düello yapmıyordu veya bana tavsiye vermiyordu. Çoğu zaman kollarını kavuşturmuş bir şekilde beni izliyordu ve arada bir başını onaylarcasına sallıyordu. Kafasında ne tür varsayımlara ulaştığını bilmiyordum zaten düşüncelerini benimle paylaşmıyordu. Gerçi bende onunla muhabbet etmeye çalışmıyordum. Eğer onunla konuşmaya çalışsaydım muhabbet sırasında kahkaha ata ata bütün mahalleyi inletirdi.

Doğrusu Badigadi ile nasıl ilgilenmem gerektiğini bilmiyordum. O iyi birisine benziyordu ama kafasından neler geçtiğini kestiremiyordum. O sonuçta hakiki bir Şeytan Kraldı, bir anda sinirlenip etrafa yıkım getirmesini istemezdim.

Lakin bir gün ilk defa ağzını açtı. “Hm. Talimini kusursuz buluyorum evlat ancak sormam gereken bir şey var… bütün bunları yapmanın… herhangi bir anlamı var mı?”

Uf bak bu acıttı. Konuşmaya böyle mi başlanılır be adam. “Şey, ee nasıl desem… fit olmaya çalışmanın anlamsız olduğunu düşünmüyorum açıkçası ama–”

“İnanılmaz bir mana rezervin var.” diye sözümü kesti Badigadi. “Kendini savaş aurasıyla kaplamadan neden talim yaptığını anlamış değilim.”

Bak yine geldi şu savaş aurası denen şey. O kelimeyi kaç defa duyduğumu hatırlamıyorum bile, sanki herkes nasıl kendini savaş aurasıyla ‘kaplayacağın” konusunda muğlak olmaya çalışıyordu. Lakin elime sonunda bir fırsat geçmişti. Ne olduğunu sorsam kimseciğe zarar gelmezdi değil mi?

“Şu savaş aurası da nedir?”

“Manadır Mana! Manadan başka bir şey değildir.”

Badigadi’nin zor anlaşılan açıklamasına göre kısaca, kişinin bedeninin sınırlarını genişleten, kişinin gücünü inanılmaz derecede artıran mana temelli bir teknikmiş. Yani, en azından duyduğumdan bunu anladım. “Nasıl yapıyorsun peki onu?”

“Çok basit, sadece mananla vücudunun her köşesini kaplıyorsun sonra hafifçe kendine doğru bastırıyorsun!”

“Vay canına.”

Bak bu tavsiye çok iyiydi. Akademinin profesörleri bir sürü Şeytan Kralla değiştirmesi gerekiyor. Bu tekniği öğrenirsem bir iki savaş leveli atlayabilirim belki?

Nen ve Süper Saiyan’ları taklit ederek hemen bu tekniği denemey kalkıştım. Ancak her ne kadar manamı manipüle etsem de fiziksel özelliklerimde bir değişim olmuyordu. Arada bir daha güçlü olduğum hissine kapılıyordum kapılmasına ama o da muhtemelen plasebo etkisinden dolayı kaynaklanıyordu.

“Bak bu tuhaf işte. Bu konuda hiç yeteneğin yok evlat!”

Badigadi neden başarısız olduğumu dobraca anlatmaya başladı. Normalde savaş aurası bir süre fiziksel talim yaptıktan sonra oluşan bir şeymiş. Lakin ben ne kadar uğraşırsam uğraşayım bir türlü etrafımı manayla sarmalayamıyordum. Bu da bu tekniğe hiç yeteneğim olmadığı anlamına geliyordu.

Bu arada sırada yaşanan bir şeymiş. Bazı insanlar ne kadar uğraşırsalar uğraşsınlar hangi eğitimin altından geçerseler geçsinler savaş aurası üretemiyormuş.

“Bwahahah! Üzülme sakın, sanki savaş aurasına ihtiyacın var! Laplace da kendini manayla sarmalayamıyordu ama yine de o herkesten güçlüydü!”

Badigadi benim yeteneklerimden bahsederken sürekli Şeytan Tanrısı Laplace’ı örnek gösteriyordu. İkimizin de devasa mana miktarına sahip olması yüzünden böyle yaptığını düşünüyorum. “Badi Hazretleri, Laplace ile tanışmış mıydınız?”

“Tanıştım tanıştım! Hatta o vücudumu tek bir vuruşta yok etmişti. O darbeden sonra geri toparlanmam uzun sürmüştü doğrusu! O sırada beni gerçekten öldürdüğünü sanmıştım! Bwahahahha!”

Bunu söylerken bu kadar gurur duymanın bir mantığı var mı…?

Her neyse, güçlü bir rakiple dövüşmüş ve hayatta kalabilmeyi başarmış. Belki bu övünç duyulacak bir şeydir? Badigadi’ye göre Laplace’ın gizemli bir kişiliği varmış ayrıca resim çizer gibi manayı kullanabiliyormuş.

“Eğer Laplace’In nasıl dövüştüğünü öğrenirsem güçlenebilir miyim?

“Denemeni tavsiye etmem doğrusu. Eğer mananı onun kullandığı gibi kullanmaya çalışsaydın muhtemelen için dışına çıkardı. Zaten başlı başına bir insanın bu kadar manaya sahip olması tuhaf bir şey, bilmem anlatabildim mi!”

Bir anda ağır mana yüklenimi yapmak bir büyücüyü içten çökertebilirmiş ha. İçgüdüsel olarak düşünüyorum da bu kulağa mantıklı geliyor. Kendini manayla efsunlamak kollarını gerebildiğin kadar germeye benziyor aslında. Eğer vücudunun sınırını zorlayıp kolunu germeye devam etseydin muhtemelen kemiklerin falan kırılırdı.

Lakin Laplace’ın sadece devasa bir mana rezervi yoktu onun ayrıca dayanıklı bir vücudu ve gücünü tam potansiyelinde kullanması için teknik yeterliliği vardı. Ben ise ona kıyasla kırılgan, acınası bir şeydim. Ne kadar kendimi geliştirirsem geliştireyim asla onun seviyesine erişemezdim.

“Ama neden güçlenmek istiyorsun evlat, anlamıyorum?”

“Neden mi? Yani, ee… nasıl desem…” Birisi az kalsın beni öldürüyordu. Öyle bir şeyin tekrar yaşanmaması için olabildiğince güçlenmek istiyorum. Bu sebep bana mantıklı geliyordu…

“Şan ve güç peşinde koşan bir sürü insan ve varlık tanıdım ve hiçbirinin sonu diğerinden iyi olmadı. Yeğenimi örnek vereyim mesela. Gururu boyunu aşar o haylazın! Bir keresinde ölümle burun buruna geldiğinde sineye çekilmişti ama sonra tutturdu yok ben dünyanın en güçlü adamı olacağım diye. Oysa hayatta bundan daha önemli şeyler vardır, bilmem anlatabildim mi?”

“Ne gibi?”

“KADINLAR!” dedi Badigadi sırıtarak. “Hayatına bir kadın girdimi sende anlarsın emin ol! Bwhahahahah!”

Dürüst olmak gerekirse, hayatta güç isteyen insanlar normalde kötü insanlar oluyor. En azından önceki hayatımda okuduğum mangalarda öyleydi. Lakin ben hayatımı güçlü olmaya falan adamıyordum. Güçlü olmak etrafta daha rahat dolaşmana yarıyordu evet ama seni daha mutlu ya da daha iyi bir adam yapmıyordu. Güçlü olmaya çalışmak yerine neden kadınları seçtiğini anlayabiliyorum o yüzden. Gerçi üstümdeki illet sağolsun ben onuda yapamıyorum.

“Şimdi aklıma geldi de Majesteleri…”

“Evet? Nedir aklına gelen?”

“Cinsel iktidarsızlığa karşı elinizde bir çözüm var mıdır acaba?”

“…y-yok.”

Sanırım Şeytan Krallar bile her şeye kadir değil.

 

Talimimi bitirdikten sonra hızla kahvaltımı edip derse gittim.

Sabah derslerim orta seviye Arındırma Büyüsüyle başlıyordu. Arındırma büyüleri başlangıç seviyesinde bile çoğu zehri ve normal hastalığı iyileştirebiliyordu. Ancak iş nadir hastalıklara ya da yüksek seviyeli canavarların kullandığı zehirlere geldimi fazla mana harcatan ileri seviyedeki belirli büyülere ve efsunlara ihtiyaç duyuyordunuz. Orta seviye ve üstü Arındırma sınıflarında ise işte bu belirli büyüler ve efsunlar öğretiliyordu.

Bu büyülerin sözleri çok uzundu. Orta seviyedeyken bile bildiğim bütün ofansif büyülerin sözlerinden uzun dualar okumama gerekiyordu. Modern büyü sözleri eski ve rafine edilmemiş büyülerin kısaltılmış versiyonlarıdır… ancak bazı büyü dallarının ileri seviyelerine geldiğinizde sanki hiçte kısaltılmamış oldukları hissine kapılıyordunuz.

Öğrenilecek çok fazla söz ve büyü vardı. Orta seviye Arındırma büyüsü için elli farklı dua ezberlemen gerekiyordu. Şaşırırsınız ki bu duaların bazısı zehir de üretmeye yarıyordu; belki bu üretilen zehirlerin tıbbi bir kullanımı vardır?

İleri seviyede ise yüzden fazla büyü öğrenmeniz gerekiyordu. O seviyeye geldiğinde öğrenmeye devam edebilmek için inanılmaz bir ezber yeteneğine sahip olmanız gerekiyordu.

Aziz seviyesinde ezberlenmesi gereken daha az şey vardı ancak tek bir büyüyü bile oluşturmak için gereken mana miktarı inanılmaz derecede artıyordu. Kral seviyesi ve üstü büyüler içinse… ülkeler tarafından araştırılan ve geliştirilen büyüleri öğrenmeniz gerekiyordu ki bu tür büyülerin hepsi devlet sırrı olarak saklanıyordu. Bu yüksek seviye büyülerin bazıları, başka ülkelere gözdağı olması niyetine, normal büyüyle iyileştirilemeyen zehirler yaratmaya yarıyordu. Bazı büyülerse o büyülerin panzehri görevini görüyordu. Kısacası, bu bir tür silahlanma yarışıydı.

Duyduğuma göre sadece İlahi seviyede olan Arındırma büyüleri Taşlaşma Sendromu gibi hastalıkları iyileştirebiliyormuş. Eğer bu hastalık iyileştirilmezse vücudundaki manayı zamanla mana kristaline dönüştürüyormuş. Bu büyüyü kullanabilen sadece tek bir kişi olduğu söyleniyordu. Bu büyü Kadim Millishion Katedralinde muhafaza ediliyormuş.

Ek olarak… orta seviye Arındırma büyüsünden ileri seviye ve önüne ilerlendiğinde büyü sözleri kademeli olarak uzuyordu. Hatta Kral Seviyesi büyülerin oluşturulabilmesi için koca bir kitabın hatim edilmesi bile gerekiyordu.

Yeni beynim ezber konusunda kötü değildi ama yine de bu tür bir işin altından kalkamayacak bir seviyedeydi. Hangi dünyada olursalar olsunlar keşişler ve rahipler ezberden kurtulamıyordu. Şahsen ben büyü sözlerinin olduğu bir kitabı yanımda taşımayı düşünüyorum.

Bu derse girmemin asıl sebebi üzerimdeki illete bir çözüm olup olmadığını öğrenmek içindi. Ancak profesör orta seviye büyülerde bana level atlatacak bir şey olmadığını söyledi.

Şaşırdığım söylenemez.

 

İlk dersim bittikten sonra sıra öğle yemeğine gelmişti.

Aylardır dışarıda yemek yiyordum ancak son günlerde hava iyice soğumaya başlamıştı, o yüzden kendime ufak bir barınak yapmaya karar verdim. Toprak büyüsü kullanarak çardaklardan birinin etrafına duvar ördüm ve yere yaptığım şöminenin dumanının çıkması için tavan bir delik açtım. Tavana deliği ekledikten ve duman delikten dışarı süzülmeye başladıktan sonra rahat bir kulübem olmuş oldu. Şöminedeki ateşin taşı ısıttığı masada oturarak zaman geçirmek çok hoş bir histi.

Maalesef müdür yardımcısı Jenius çok geçmeden başıma üşüşmüştü. Dışarıda kendime bir bina yapmak yerine halihazırda var olan okul binasını kullanmamı istedi benden. O yüzden birinci kattaki yemek salonunda yemeğimi yemeye karar verdim. Her ne kadar buna Zanoba’nın karşı çıkmasını beklesem de şikayet etmeden kabul etti. “Julie bizimle birlikte üçüncü katta oturamaz zaten.” dedi. Anlaşılan yukarıda kölelerin yemek yemesini yasaklayan yazılı olmayan bir kural vardı. Bu kural başka yerde geçerli değildi ama.

Zanoba Julie her ne kadar köle olsa da ona köleymiş gibi davranmıyordu. Ona figürin zanaatında bir çırakmış gözüyle bakıyordu. Bunu demişken ekleyeyim, Julie hala onun hizmetkarıydı o yüzden arada bir ona emir verdiği de oluyordu. Bu dünyada kölelere yapılan muamele seni kimin aldığına bağlı olarak değişkenlik gösteriyordu. Zanoba’nın tutumunun iyi ya da kötü sayıldığından emin ediğim. En azından ona hayvanmış gibi davranmıyordu.

“Siktir, Rudeus bu…”

“O elemanın derdi ne be? Nasıl oldu da bir yıl için özel sınıfı emri altına aldı?”

“Şeytan Kralı yendiğinde oradaydım dostum… tek bir büyüde yere serdi onu…”

Yemek salonuna girdiğimde büyük bir kalabalıkla karşılaştım, ve etrafta hakkımda edilen dedikoduları. Özel sınıfı ne zaman “fethettiğimi” veya Badigadi’ye yaptığım tek saldırının üç yumrukla ödüllendirildiğinin neden unutulduğunu hatırlamıyorum… aman neyse. Kötü bir his değil en azından… burnumu kaldırmasına izin vermemem gerek ama. Orsted, kendine fazla güvenmenin ne kadar acı verici bir ders olabileceğini öğretti bana. Eğer egom kabından dışarı taşarsa kendimi gene kalbim sökülmüş halde bulabilirim.

Kalabalık tarafından açılan yolu izleyip yemek salonunun en arkasında olan bir masada buldum kendimi.

“Bwahahahha! Demek soğuktan götün dondu ha evlat!”

Badigadi o masada oturuyordu. Devasa büyüklükteki bir bardaktan bira içiyordu, yemekhanede bira servis edilmiyordu! Kapkara derisindeki hafif kızarıklıktan anladığım kadarıyla çakırkeyif bir haldeydi.

Güvenli bir mesafede duran öğrenciler ise bizi merakla izliyordu. Gözleriyle bana Badigadi ile birlikte oturmam için yalvarıyorlardı resmen. Anlaşılan rızam olmadan toplum tarafından bana masa ayırılmıştı.

Tesadüf eseri Cliff ile Elinalise ikinci katta yemeklerini yiyorlardı. Onları birlikte yemek yerken gördüğümde midem ağzıma gelmişti. Etraflarındaki bakışlara aldanmadan ya birbirlerini yediriyorlardı ya da fransız öpücüğü ile ağızlarındaki yemeği öğütüyorlardı. Onları cicimli bir şekilde izlemek içimde bir boşluk yaratıyordu o yüzden yemek vakti onlardan olabildiğince uzak durmak istiyordum.

“Usta, Şeytan Kralın içtiği ney?” dedi Julie Zanoba’nın kolunu çekiştirerek. “Çok leziz görünüyor.”

“Bwahahaha! Sen hakiki bir cücesin! Haklısın bu bira bu diyarın en kalitelisidir. Kafasında tüyle gezen insanın gizli zulasından geliyor!”

Cücelerin içmekten hoşlandığını duymuştum, evet, ama… Julie daha içki içecek yaşta mıydı ki? Bunun için hala çok genç olduğunu düşünüyorum, lakin böyle hisseden sadece benmişim.

“Hm. Badi Hazretleri, izniniz olursa bende deneyebilir miyim?”

“Sakıncası yok! Yalnız içmenin eğlenceli bir tarafı yoktur sonuçta, bilmem anlatabildim mi? Dilediğin kadar içebilirsin! Bwahahah!”

Julie, Badi’nin ağzına kadar doldurduğu bardağı kapıp yudumlamaya başladı. Bu gerçekten doğru mu? İçki için daha çok genç olması gerekiyor, geremiyor mu? Yani, eğer sarhoş olursa arındırma büyüsü kullanabilirim ama yine de…

…bende yedi yaşımdayken içmeye başlamamış mıydım? İçmesine izin vermezsem ikiyüzlülük etmiş olmam mı?

“Hmm. O zaman bende bir bardak alıyım.” dedi Zanoba.

“Bugün girmen gereken dersler var,” diye uyardım. “Sağlıklı bir fikir değil.”

“Ah. Madem öyle buyuruyorsunuz Üstat, öyle olsun. Lütfen özürlerimi kabul edin Badi hazretleri.”

“Bwahahha! Canının istediği gibi içemiyor musun? Öğrencilerin hayatı çok boktan olmalı!”

 

Yanımda dönen bu eğlenceli muhabbet eşliğinde yemeğimi yedikten sonra derse girmek için yola koyuldum. Bu seferki dersim Beşinci yıl dersliğindeki bir İleri seviye Şifa büyüsü dersiydi.

Pursena’nın da bu dersi aldığını gördüğümde çok şaşırmıştım. Özellikle sadece Pursena’nın bu dersi aldığını. Linia başka bir dersteydi. Normalde Pursena hiçbir şeyi ciddiye alan birisi değildir. Lakin hakkını vermem gerekli, derslerine önem veriyor kız… pastırma yiyerek tabi ki.

Yine de serseri namından dolayı herkes ondan korkuyordu o yüzden genellikle yalnız zaman geçiriyordu. Uygulama derslerinde bile kendine partner bulmakta zorlanıyordu. Bu yüzden yanında olmam onu rahatlatıyordu. Hatta bugün ikindi vaktinde bana “Sizden adamı yok Ağam. İşte, isterseniz benim en değerli malımı alabilirsiniz.” demişti.

Bana verdiği ‘en değerli mal’ yarısı çiğnenmiş bir pastırma kalıntısıydı. Ona göre bu en büyük minnettarlık gösterisiydi sanırsam. Kafamı sallayıp hediyeyi kabul ettikten sonra he tarafını yalayıp köpek kız salyasıyla tatlandırılmış etin tadını çıkardım. Pursena ise beni tiksintiyle bakarak ödüllendirdi.

Yav iyi de bu mereti ye diye veren sen değil miydin…?

 

Linia’ya gelirsek, son zamanlarda başlangıç seviyesi büyüler hakkında sorularıyla kafamın etini yiyordu. Anlaşılan bileşik büyü yapmada zorlanıyordu.

Bu ofansif büyü eğitimi gören insan için büyük bir engel noktasıydı. Sylphie oldukça çabuk kavramıştı ama, belki bu yaşlandıkça öğrenmenin zorlaştığı şeylerden biridir?

Bugün Linia’ya ateş ve su büyülerini nasıl bileşik kullanabileceğini öğretmek için zaman ayırdım. Bu ders beni nostaljik bir havaya sokmuştu açıkçası.

Ona buharlaşmayı, yoğunlaşmayı ve çökelmeyi anlatmaya başladım ancak bu konsept onun kafasını karıştırmış gibiydi.

“Miyav? Bütün okyanus yağmura dönüşseydi belli bir zaman sonra yok olmaz mıydı?”

“Yani nasıl desem, yağmur yağdıktan sonra okyanusa geri döner o yüzden herhangi bir kayıp durumu da olmaz.”

“Bu doğru değil miyav!” dedi Linia zafer kazanmış bir edayla. “Yüce Ormanda yağmur her zaman toprak tarafından emilir!”

“Evet haklısın ancak o emilen su bitkiler tarafından çekilerek yer altına akar ve—”

Ona yavaş yavaş işin detayını açıklamak için çaba gösteriyordum ama ne yaparsam yapayım inadını kıramıyordum. Ona öğretmek çalıştığım tek şey okyanustaki suyun buharlaştığı, buharlaşarak yağmur bulutu oluşturduğu sonra da yağarak yer yüzüne geri döndüğüydü. İçgüdüsel olarak bu döngüyü anladığında arkasında yatan prensipleri de uygulamaya koyabiliyordun… ama daha oraya varmamıza çok vardı.

Lakin yine de Linia iş düşünmeye geldiğinde Ghislaine kadar meyus değildi o yüzden eninde sonunda anlayacağından emindim.

Şimdi düşünüyorum da… yağmur döngüsünün burada da aynı olmasının imkanı yok aslında, çünkü burada büyü sayesinde yoktan su var edebiliyorsun.

 

Hazır konumuz başlangıç büyüleriyken Kum Fırtınası adına Aziz seviyesindeki bir Toprak Büyüsünü öğrendiğimi söylemem gerekli.

Kısaca anlatmak gererkirse İleri seviye Toz Fırtınası büyüsünün daha güçlü versiyonuydu. Bu ilk başta kulağa pek havalı gelmeyebilir ama büyüyü denediğimde  inanılmaz miktarda kum ve rüzgar çevremdeki bölgeyi yerle bir etmişti. Fırtınanı içine yakalanan herkes körleşiyordu; nefes almak bile zorlaşıyordu. Büyü bittikten sonra bile etkilenen bölge devasa oynak kum yığınlarıyla kaplı bir yer haline geliyordu. Su büyüsü Cumulonimbus yağmur bulutları ve rüzgarın dikkatli manipülasyonunu gerektiriyorken Kum Fırtınası büyüsü devasa miktardaki kum taneciklerini olabildiğince şiddetli bir rüzgarla etrafa saçılmasını gerektiriyordu. Görünen o ki aziz seviyesindeki çoğu büyü hava durumunu dramatik bir şekilde değiştirmeye yarıyordu.

Bu büyüyü öğreten profesör bana tekrar ve tekrar zorunda olmadığım sürece kasaba ya da şehir gibi mekanlarda asla ve asla kullanmamamı aksi takdirde bölgedeki ekinlere ve doğal hayata ciddi hasarlar vereceğimi söyledi. Birisine Aziz seviyesi büyü öğretirken yaptığın standart bir uyarıydı bu muhtemelen.

Her neyse, ben artık resmi olarak Aziz Seviyesi Toprak büyücüsü olmuştum. Diğer iki elementte de bu seviyeye ulaşmayı planlıyordum, tabi bana öğretmeye razı olan profesör bulursam.

Aklıma gelmişken söyleyeyim, bana Kum Fırtınası büyüsünü öğreten profesör büyüyü bilmediğime şaşırmıştı. Sessiz büyü saldırılarım Kral seviyesinde olduğundan Alt Aziz Seviyesindeki bütün büyüleri öğrendiğimi sanıyormuş.

Badigadi ona attığım taş güllenin yıkıcı özellik konusunda İmparator seviyesinde olduğunu söylemişti. Bu o zaman benim İmparator sınıfı büyücü olduğum anlamına mı geliyordu?

Bu soruyu profesöre yönelttiğimde bana kendime istediğim unvanı verebileceğimi söyledi. Bu övgü ufaktan götümü kaldırsa da yine de icabet etmemeye karar verdim. Kendimi üstat olarak tanıtmamın herhangi iyi bir getirisi olmazdı çünkü.

İkindi vaktinin erken saatlerinde Nanahoshi’nin laboratuvarına gittim. Akademi ona çalışma yapması için geniş bir alan vermişti. Fakat o verilen bu alanı çer çöple doldurduğu için içerisi sıkış tıkıştı.

Depo olarak kullanılan kısmı geçtikten sonra duvarları büyü karşıtı tuğlalarla örülmüş deney alanına geçiyorduk. Bu alanın karşısında ise Nanahoshi’nin yatak odası vardı. Kenarda bir yerde oldukça büyük bir yemek stoğu yapmıştı ki bu beni ufaktan endişelendirmişti. Neden yemeğinin yanında uyuyordu? Ya yemeklere fare veya hamamböceği sararsa, o zaman ne yapacaktı?

Kızda dünyada görülmemiş türden bir hikikomori potansiyeli olduğu aşikardı. Bunu bir de ben söylüyorum he. Odasına adım atmam katiyen yasaktı.

Buraya gelmemin sebebi ise… çoğu zaman Çağırma Büyüsü deneylerinde yardımcı olmak içindi. Deneylerdeki rolüm basitti: Çizdiği büyü çemberlerine mana aktarmam gerekiyordu. Kulağa basit geliyor değil mi, ama değil. Beslenmesi gereken bir sürü çember vardı. Kız her şeyi ama her şeyi test ediyordu, işe yaramayacağını düşündüğü çemberleri bile deneme yanılma yoluyla test ediyordu. Nanahoshi’nin harcayarak tonla parası vardı ancak bu deneylerde gönlünün istediği gibi kullanabileceği kadar kristal alabileceği anlamına gelmiyordu. Arz her zaman talep ettiğinden daha azdı ve bütün kristalleri almaya çalışırsan kendine bir sürü düşman edinebilirdin. Bu yüzden şimdiye kadar özgürce deney yapamıyordu.

Tek yaptığım elimi koyup çembere mana aktarmaktı. Normalde deneyler sonuç vermiyordu. Büyü boyası kayboluyor ve ardında sadece çizilen çemberin izlerini bırakıyordu. Fakat bazen çemberlerin benden deli gibi mana çektiği ve aniden tuhaf şeyler yaptığı da oluyordu— kirli siyah bir kuş kanadının ya da bir böcek ayağının ortaya çıkması gibi şeyler.

Başarıp başarmadığımızı Nanahoshi’ye sorduğumda bana “Tabi ki de hayır” diye cevap veriyordu.

Fikir şuydu, biz bunlardan binlercesini teker teker deneyeceğiz ve bunlardan üzerinde çalışma yapabileceğimiz belli başlı prensipler çıkaracağız. Baya zaman alacağa benziyordu.

“Bu deneylerin amacı nedir tam olarak?”

“Dünyamızdan nasıl bir insan çağıracağımı öğrenmek istiyorum. Şimdilik biz sadece bizi buradan çıkarak bir teorinin temelini atıyoruz… daha doğrusu temelinin temelinin temelini.”

Başka dünyadan insan çağırabilen bir büyü çemberi yapmayı başarırsa geldikelri yere geri gönderen bir büyü çemberi de yapabilirdi. Muhtemelen. Her iki şekilde o aşamanın erken aşamalarına ulaşabilmemiz için çok uzun bir yoldan gitmemiz gerekiyordu. Yani kısaca bu kısa süreli bir proje olmayacaktı.

“Tamamdır, genel planı anladım. Lakin aklıma takılan şu, ya bir kişiyi buraya senin çağırıldığın gibi çağırırsak? O zaman başka bir Işınlanma Felaketine neden olmuş olmaz mıyız?”

“İnan bana, ikinci bir Işınlanma Felaketi yapmak istemiyorum. Ancak eğer araştırmamda birkaç adım ilerlersem felaketin neden yaşandığına dair bir ipucu ya da teori oluşturabilirim.”

“Anlıyorum. Araştırmalar sırasında yanlış şeyler yaşanabileceğini bildiğim için söylüyorum zaten bunu. Sadece dikkatli ol tamam mı? Bu felaket yüzünden bir sürü insan öldü.”

“Sadece deneylere özel bir durum değil bu Rudeus. İşler biz istesek de istemesek de her yerde kötüye gidebilir. Ben risklerin gayet farkındayım anladın mı? Bu yüzden bu kadar temkinli bir şekilde ilerliyorum.”

Dediklerini tamamen anladığımı söyleyemem ama yavaş ve kademeli olarak bir şey inşa etmeye çalıştığını anladığımı söyleyebilirim.

Bende temelleri öğrensem aslında fena olmaz aslında. “Biliyor musun. Ben de çağırma büyüsü öğrenmek istiyorum…”

“Çağırma büyüsü benim ekmeğim. Öğrendiklerimi sadaka verir gibi etrafa dağıtamam.”

“Bana istediğim her şeyi öğreteceğine söz vermiştin ama?”

Nanahoshi sinirden dilini şıklattı. “Tamam öyle olsun. Bu deney bitince sana bir tane soru hakkı vereceğim.”

“Bütün bunlar için bir soru mu? Çok acımasızsınız Nanahoshi hanım.”

“Her şey bitip evime geri döndüğümde sahip olduğum bütün kaynakları, bilgiyi ve bağlantıları alabilirsin.” diye kızdı. “O yüzden şimdilik birazcık sabırlı ol!”

Bugün birilerinin sinirleri tepesinde anlaşılan. Gerçi hakkını vermem gerek, daha işimizi tamamlamadan ödül istemek yanlıştı.

Devam etmeden önce Nanahoshi elime Sig’in Çağırması adında bir el kitabı sıkıştırdı. “Eğer çok merak ediyorsan git kendin öğren.”

Bunu daha önce bir yerde görmüş gibiyim sanki ama okuduğumu hatırlamıyorum. Memnuniyetimi belli ederek hediyeyi kabul ettim.

Ve böylece Nanahoshi ile yaptığımız deneylere devam ettik.

 

Nanahoshi’den sonra kütüphaneye giderdim hep. Ama Üstat Fitz, ben Nanahoshi’yi ziyaret ederken bazen benimle geliyordu. Geçen gün onu Nanahoshi’ye yardım ederken izlediğimde aslında yaptığım işin ne kadar ağır olduğunun farkına vardım. Daha yirmi parşömene güç veremeden manası tükenmişti. “Bu delilik resmen Rudeus. O şeylerden birini doldurmak ileri seviye büyü yapmakla eş değer…”

 

Fitz de benim gibi sessiz efsuncu olsa da manası benimkinden daha azdı. Çoğu insandan daha fazla manası vardı, evet, ama benim manam ona kıyasla devasaydı yine de. Keşke birileri şu mana miktarlarını hesaplayabilseydi.

Her neyse, Fitz her şeye rağmen dahi bir büyücüydü ve çember doldurmada zorlanıyordu. Acaba sorun Nanahoshi’nin çemberleriyle mi ilgiliydi? Ya da çağırma büyüsünün yüksek miktarda mana tüketmesi normal miydi? Ofansif büyüler gibi savaşlarda sık sık kullanılan bir şey olmadığından normal büyülerden daha fazla mana tüketmesi anlaşılır bir şeydi gerçi. Lakin hiçbir etki yaratmayan parşömenlerin bile Üstat Fitz’den bu kadar çok mana çekmesi tuhaftı. Belki de başka dünyadan bir şey çağırmaya çalışıyor olmasıyla bir ilgisi vardır?

“Özür dilerim Rudeus. Prenses Ariel’i korumam gerek o yüzden sana daha fazla yardım edemeyeceğim… ne olur ne olmaz diye manamın bir kısmını korumam gerek…”

“Evet seni anlıyorum. Haklısın.”

Her nedense Fitz son zamanlarda canı sıkkın görünüyordu. Belki de kafasını mana konusuna takmıştır. Çünkü büyücülüğüne güvenen birisine benziyordu. Herkesin gururu vardı sonuçta. Ben her ne kadar fazla dikkat etmesem de onun gibi genç erkek çocukları için gurur yaşamlarındaki en önemli şeylerden biri olabiliyor.

Nanahoshi Üstat Fitz ile konuşmayı pek sevmiyordu. Aynı şekilde Üstat Fitz’in de Nanahoshi ile konuşmayı pek sevmiyordu.

“Ben burada… pek işe yaramıyorum sanki?”

Fitz’in sesi çok hüzünlü geliyordu. Hemen kafamı sallayıp. “Bu doğru değil.” dedim.

“Öyle mi?”

“Tabi ki. Yanımda olman bile yetiyor.”

Fitz geçen yıl boyunca bana çok yardım etti. Belki bu işe pek katkı sağlayamıyor olabilir ama sırf onu işe yaramıyor diye gönderecek değilim. Ha, acil yapması gereken bir işi varsa da ona engel olmazdım da… ancak sırf yardımcı olamadığından gitmek istiyorsa o zaman onu vazgeçirmem gerekirdi. “Lütfen boş vaktiniz olduğunda yanımıza uğrayın Üstat Fitz. Sonuçta ikimizde aylardır bir cevap arıyoruz değil mi? Hadi birlikte bu gizemi araştırmaya devam edelim.”

“…Olur ederiz. Teşekkürler Rudeus.” dedi Fitz yürek hoplatan bir tebessümle.

Bu tebessüm çok güçlüü. Fitz’in on üç yaşında falan olması gerekiyor, bundan bir iki yıl sonra kesin zampara olur. Size dürüst olmam gerekirse… Üstat Fitz o kadar çok tatlıydı ki son zamanlarda onunla konuşurken kızlarda olduğu gibi bazen ne diyeceğimi bilemez hale geliyordum.

Gözlerimle ilgili bir sorun mu var ne? Belki de erkeklerden hoşlanmaya başlamışımdır?

Güneş batmaya yakınken yurda doğru Üstat Fitz ile birlikte yürüyorduk. Kızlar yurduna yaklaştığımızda, her zaman olduğu gibi, yollarımız ayıracaktık.

“Oh, doğru ya. Rudeus?”

“Efendim?”

“Eğer istiyorsan artık bu yoldan gidebilirsin, tabi istiyorsan.”

Fitz önündeki yolu işaret ediyordu. İşaret ettiği yol iç çamaşırı çalmakla suçlandığım yolu gösteriyordu. O günden beri o yolun yakınına bile yaklaşmıyordum. “Hadi ama Üstat Fitz, yapmayın. Beni o öfkeli barbarların eline atmaya mı çalışıyorsunuz?”

“Hehe. Aynı şeyin yaşanacağından emin değilim. Malum, son zamanlarda kızlar yurdunda popüler hale geldin.”

“Tennis…?”

Fitz şaşırmıştı. Anlaşılabilir bir ifade.

“Uh, yani.” diye devam etti, “İnsanlar senin aslında centilmen birisi olduğunu söylüyor. Kötü öğrencileri dövüp normal öğrencilere zarar vermiyorsun, değil mi? Bir şeytan kralı yenecek kadar güçlüsün, o adam bütün hayvan ırkı savaşçılarını elinin tersiyle yenmişti ancak kızlar senin etrafını sarıp seni olmadık şeylerle suçladığında onlara bir şey yapmamıştın.”

Bunları uyduruyor olmalı değil mi? İnsanların yemek salonunda arkamdan söylediği şeyler hala hatırlıyorum. Güzel şeylerden bahsetmiyorlardı.

“Hehe. Senden ilk başta korkmuşlardı orası doğru. Ama Linia ve Pursena her yerde durmadan, ‘Bizim ağamız yufka yürekli adamdır miyav! O asla zayıflar dokunmaz!’ gibi şeyler söyleyince bazı şeyler değişti.”

Linia’nın sesini taklit ederken Fitz eliyle kedi kulağı yapmıştı. Bunu nasıl tarif edebilirim? Çok tatlıydı ya. İnanılmaz tatlıydı. Apış aramda tuhaf ve gizemli şeyler yaşanıyo şu anda.

“Ondan sonra insanların senin hakkındaki düşünceleri hızla değişmeye başladı. Kıyafetlerin yırtık pırtık olabilir ama yakışıklı bir yüze sahipsin, ayrıca bazı kızlar da senin hüzünlü havandan hoşlandığını söylüyor. Ah, ayrıca güçlü olmana rağmen burnu havada gezen aptallar gibi davranmıyorsun.”

Hmm. İkisi benim için sıkı bir PR çalışması yapıyormuş anlaşılan. Fitz’in anlattıklarına göre “iktidarsızlığımı” anlatmamışlar da. Pursenayı ilk fırsatta güzel bir biftekle ödüllendirsem iyi olur. Peki Linia’ya ne versem peki? Ne istediğini bilmiyorum. Statü? Onur? Para? Hangisini ister ki?

“Ah tabi senden hala korkan kızlar da var. Goliade örneğin.”

“Ah evet. Şaşılacak bir şey değil doğrusu. İlk günkü grubun başını o çekiyordu sonuçta. Geçenlerde onu yanlışlıkla korkutmuştum bir de.”

“Sahiden mi? Linia ve Pursena da onu her gördüklerinde canını sıkıyorlardı.”

Hm. Ona selam verdiğinde neden o kadar abartılı davrandığını açıklıyordu bu. “Onlara hiç engel olmuyor musunuz Üstat Fitz?”

“Yoo. Yani nasıl desem, o kendi ettiğini buluyor sonuçta. Seni durduk yere suçlayan ilk kişi oydu sonuçta. Belki bundan bir ders çıkarır.”

Vay canına. Fitz istediğinde acımasız olabiliyormuş demek ki. Ne demeye çalıştığını anlasam da yine de zorbalığa izin veremezdim.

“Niyetinin kötü olduğunu düşünmüyorum. Onu fazla ezme tamam mı? Aynısını Linia ve Pursena’ya da tembihlemeni istiyorum.”

Sesim tahmin ettiğimden daha sert çıkmıştı. Fitz eliyle sakinleşmemi söyleyen bir işaret yaparak endişeli bir şekilde, “Kimse onu zorbalamıyor Rudeus! Arada bir şakalaşıyorlar sadece. Onun korktuğunu falan da sanma, sadece olanlardan dolayı biraz bıkkın hissediyor o kadar.”

Goliade gibi bir kas yığınının zorbalığa uğradığını düşünmek zordu… yine de, dalga konusu olması zorbalığa uğramasına da neden olabilir o yüzden her türlü dikkatli olmamız gerekiyor.

“Tamam tamam. İş şakadan ibaretse sıkıntı yok. Lakin yanlış anlaşılma olmasın diye söylüyorum, ben ona karşı kin tutmuyorum, tamam mı? O yüzden bir gözün onun üzerinde olsun, işlerin çığırından çıkmasını istemem.”

“Sen gerçekten iyi birisisin Rudeus. Bana güvenebilirsin Goliade’ye güvende olduğunu söyleyeceğim.”

O son kısım biraz gereksizdi sanki. İhtiyacım olan son şey bana teşekkür niyetine kıllı donlarından birini göndermesi.

“Hehehe…” diye utanarak gülen Fitz ben kavşakta beklerken yürüyerek uzaklaştı.

Lakin üç adım attıktan sonra geriye dönüp bana. “Şey… daha önce dediğim gibi, istersen bu yoldan gidebilirsin. Eğer istiyorsan tabi.”

“Ben iyiyim böyle,” dedim havalı adam pozu vererek. “İyi olan itibarımı etrafta babamın çiftliğindeymişim gibi gezinerek zedelemeyi istememe.”

“Huh? Ee, e-evet haklısın. Doğru. Nasıl istiyorsan…” Ne diyeceğini şaşıran Fitz ağzını eliyle kapattı. Gülmemeye mi çalışıyordu yoksa? Havalı adam pozumun biraz cilaya ihtiyacı vardı anlaşılan. Her ne kadar elimden gelenin en iyisini yapsam da insanlar tuhaf bir gülüşüm olduğunu söylerdi. “Tamam o zaman Rudeus. Görüşürüz.”

“Görüşürüz.”

Ve böylece ikimiz de ayrı yollarımızdan gittik. Her niyeyse Fitz yanımdan ayrıldığında üzgün görünüyordu.

 

Akşam yemeğini yedikten sonra Julie’ye büyü dersi vermek için Zanoba’nın odasına geçtim.

Julie bilgiyi sünger gibi çeken çok çalışkan çok zeki bir kızdı. Ayrıca eli becerikliydi de, büyüyle yapamadığı kısımları eliyle tamamlayabiliyordu. Kabalık etmek istemem ama Zanoba resmen çamurun içindeki bir elması seçmişti.

Yine de bu daha eğitiminin birinci yılıydı. Mana kapasitesi devamlı iş için çok küçüktü ve becerisi yetersizdi. El becerisi iyi olsa da oyma aletleriyle yeni tanıştığı için aletlere yabancılık çekiyordu. Ona bu zanaati öğretmek uzun zaman alacaktı.

Julie’ye ders veriyorken ben de kendi figürinlerim üzerinde çalışıyordum. Yeni başladığım 1/8 boyutundaki Üstat Fitz heykelini yapıyorum. Ancak hep kalın pelerin giydiği için beden ölçülerini tahmin edemiyordum. Şimdiye kadar gördüğüm elflerin hepsi ince bedenliydi, vücut yağları hiç yoktu adeta… En azından bunda yola çıkabilirim. Lakin en büyük sorun özel bölgelerini nasıl yapacağımdı. Bu konuda büyük bir çelişki içindeydim. İçimden bir ses bacak arasına boş bırak diyordu ama onu kız olarak yaptım diye bana kızabilme olasılığı vardı. Figürin bittikten sonra ona göstermeyi çok istiyordum, başka türlü ne anlamı vardı.

“Eğer dilerseniz Üstat en ummadığı anda ona yaklaşıp kıyafetlerini yırtabilirim,” diye cömert bir öneride bulundu Zanoba.

“Teşekkür ederim ama yapmasan iyi olur.”

O sırada da Zanoba önerilerim talimatlarım eşliğinde Kızıl Ejder figürini üzerinde çalışıyordu. Bu figürinin parçaları büyük olduğundan onun yapmasında bir sakınca yoktu. Yine de el becerisi pek iyi değildi o yüzden yavaş ilerliyordu. Adım adım ilerlememiz gerekiyordu.

 

Uyumaya gitmeden önce biraz kitap okumaya karar verdim.

Bugün Nanahoshi’den ödünç aldığım Sig’in Çağırmasını okuyacaktım. Sig adında bir cadının çeşitli nedenlerden ötürü korkunç canavarlar çağırmasını konu alıyordu. Hikayenin sonunda devasa miktarda adak sunarak ve mana harcayarak kendisinden daha güçlü bir varlığı çağırmış ve çağırdığı varlık tarafından öldürülüp yenilmiş. Hikayeyi anlatan öğrencisi bu trajediye lanetler yağdırarak bir daha kontrol edebileceğinden güçlü hiçbir şeyi çağırmamaya ant içmiş. Hikayenin ana teması, konusu olsun her şeyi vardı. Kısa bir peri masalı gibiydi.

Eğer benim gibi devasa mana kapasitesi olan birisi çağırabileceği en güçlü canavarı çağıracak olsaydı kontrol edebileceğinden daha güçlü ve tehlikeli bir canavarı çağırma olasılığı yüksekti. Bu önemli bir ders aslında. Bu gibi konularda ihtiyatlı hareket etmem gerekiyor, büyük bir işe girmeden önce başarısız olma riskini göze almam gerekiyor.

Yine de kitap o canavarların nasıl çağırıldığını ya da cadının kullandığı büyü çemberlerinin nasıl çalıştığını anlatmıyordu. Bu kitabın çalışılacak bir yani yoktu kısaca…

 

Ve böylece Büyü Akademisindeki sıradan bir günüm sona ermiş oldu. Hala üzerimdeki illeti çözebilecek bir şey bulamamıştım. Nanahoshi ile tanışarak iyileşmede atacağım adımı es geçerek hikayenin ilerleyen kısmına geçmişim gibi hissediyordum açıkçası. Belki de İnsan Tanrı’nın kehaneti beni olması gerekenden fazla umutlandırmıştır. Belki de acele edip bir cevaba ulaşmaya ve elimden gelen her şeyi denemem gerekiyordur…

Lakin ilerleyen günlerde yaşanan şeyler endişelerimin yersiz olduğunu kanıtlayacaktı ve bugün geçtikten kısa bir süre sonra olaylar hızlı ve beklenmedik bir şekilde sonuçlanacaktı.

 

Not

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.